Follow by Email

11 Mar 2013

wir sind 2 jahre alt..

"2 yıl "güzel bir kelime .. bir de onu "bize" sorun. içinin ne kadar dolu olduğunu anlatalım size , bir ömre sığacak anının nasıl bu iki yıla sığıverdiğini anlatalım. size "iyi KÖTÜ günlerimizi" anlatalım, anlatalım ne kadar zor olduğunu bir arada kalabilmemizin - kenetlenmemizin akıl almazlığını anlatalım. "zıt kutuplar" olmaktan elektrik tellerinde yan yana duran güvercinlere nasıl dönüşüldüğünü anlatalım.. gerçekten ister misiniz anlatmamızı , nasıl farklı gördüğümüzü aynı rengi? bunun kötü bir şey olmadığını da anlatalım madem size, insan böyle zengin oluyor işte ; ne kadar diye sormayın bize nasıl deyin . sevginin fiyatı değil  değeri var; artık biraz da değerden bahsedin ..etiketlerimizi nasıl koparıp attığımızı anlatalım size.
tam iki yıl önce bu saatlerde ben kalbimin sesini dinleyip bir adım attım. oysa sadece biraz "cesaret" bekliyordum. sevdiğim adamın ne kadar cesur olduğunu da anlatayım mı size?
nasıl güzel günlerimiz oldu kıymetini bilmemiz gereken biliyor musunuz? ne kadar sancılı günlerimiz olduğunu? ne kadar şiddetli yaşadığımızı bazı şeyleri.. şimdi huzur zamanı, durulan suları dinginleşen aşkımızı  da anlatayım mı?
herkesten uzak birbirimize yakın olmanın bana nasıl yettiğini, sadece karşılıklı oturmayı hiçbir eğlence çeşidine değişmediğimi , onu ne kadar sevdiğimi , artık onsuz yapamayacağımı , beni nasıl iyileştirdiğini , törpülediğini , ruhuma nasıl iyi geldiğini de anlatayım size..
hiç kimseye sevgi göstermeyen kedimin onu nasıl sevdiğini de siz bana anlatın biliyorsanız..
nice yıllara

3 Ağu 2012

Emre İLHAN: Arkadaşlık Müessesesi Üzerine Söylev

Emre İLHAN: Arkadaşlık Müessesesi Üzerine Söylev: Arkadaşlık müessesesini iki başlıkta incelemek gerek. Yakın dostluklar ve çevre arkadaşlığı dediğimiz garip ilişki tarzı. Bu iki arkadaşlık...

Emre İLHAN: Arkadaşlık Müessesesi Üzerine Söylev

Emre İLHAN: Arkadaşlık Müessesesi Üzerine Söylev: Arkadaşlık müessesesini iki başlıkta incelemek gerek. Yakın dostluklar ve çevre arkadaşlığı dediğimiz garip ilişki tarzı. Bu iki arkadaşlık...

6 Nis 2012

alıntılayalım bakalım alınacaklar mı

"Bu dünyada Nancy Mazzucchelliler çok azdır ve çok sık rastlanmaz; bir erkek bir Mazzucchelli' nin gönlünü kazanacak kadar şanslı olmuşsa, ondan sonra bütün işi onu yitirmemek için elinden gelen her şeyi yapmak olmalıdır. Ne var ki erkekler aptal yaratıklardır"

                                               Paul Auster , Brooklyn Çılgınlıkları

26 Mar 2012

*

avuçlarımın arasından yitip gidiveren bir sevdaya ağlıyorum şimdi...
gidişini izlerken , omuzlarının devinimini ve adımlarını
ve her adımda benden kopuşunu
çaresiz bir tevekkülün kıyısından geçiyor kalbim,
suskun bir bakış nicedir beklenen o mührü basıyor bağrına aşkımızın
"bu sefer de böyle olsun" yürüyorum, bu.. bu
bacaklar benim mi sahi?
bir sevda için ağlıyorum şimdi...

26 Eki 2011

hep

hep üzgün hep üzgün!

10 Eki 2011

99 francs

''her şey satılıktır
aşk, sanat, dünya.
sen, ben.
özellikle de ben.
son teslim tarihi olan her şey gibi
insan da bir ürün sayılır.
ben reklamcıyım.
asla sahip olamayacağız şeylerin
hayalini kurmanızı sağlarım.
gökyüzü hep mavi.
kadınlar daima güzel.
mükemmel fotoşoplanmış mutluluk.
dünyayı güzelleştirdiğime
inanıyor musunuz?
aksine, içine ediyorum.
her şey geçici.
aşk, sanat, dünya..
sen, ben.
özellikle de ben.''

24 Eyl 2011

küçük şeylerimin tanrısı

"Her şey bir günde değişebilir. 
Herkesin başına her şey gelebilir.
 En iyisi hazırlıklı olmaktır. " 

kast sistemi içinde geçen bir romanda kendi yaşadıklarınızın izini bulmak , hem de son sayfalarında... Arundhati Roy ' un Booker Edebiyat Ödüllü romanından bahsediyorum. adı "Küçük Şeylerin Tanrısı" . son sayfalarına kadar adına herhangi bir anlam verememiştim. çünkü kitap boyunca sezdirilen şey insanın kafasına yavaş yavaş kazınıyor. okumak isteyenler olabileceğinden konusuna pek değinmeden sadece sadede gelmek istiyorum.

kast sistemi içinde sınıflar var. en büyük ayrım ise "dokunulabilirler" ve "dokunulmazlar" olarak karşımıza çıkıyor. yine ten rengine dayalı bir ayrım söz konusu. renkleri en açık olanlar en "temizler" , koyu olanlar ise (paryalar) hiç bir şeye hakkı olmayan toplumun en alt tabakası. kitapta dokunulabilir burjuva kızı Ammu ile , dokunulmaz Velutha 'nın yaşadığı "küçük şeyler" anlatılıyor. çünkü "büyük şeyler" içlerinde sinmiş bekliyordur. manidar şekilde Velutha , beyaz demek. 
Ammu kurallarin cok kati olarak cizildigi toplumda, delikanli caginda bir erkek gibi davranarak kalbini ve hormonlarini dinliyor. aile bireylerinin ve yazarın deyimiyle "dehşet" gerçekleşiyor. adam dokunması yasak olan kadına dokunuyor. 

aslında "her şey kimin kime aşık olacağına başkalarının karar vermesiyle başlıyor." hindistan ' da kast sistemi bizde tabular, önyargılar, çıkar kaygıları vs. bunun adı değişse de bizlere yaptığı aynı değil mi? sevdiğimiz insanı "küçük şeylerin tanrısı" bizi ise "küçük şeyler" e mahkum kılmıyorlar mı? 

aşk iki kişilik bir şey değil sadece, toplumsal bir olgu... beyaz , siyahı sevemez mi grileşmeden ? bedeli ya aşkın ya da kişiliğinizin bir bölümünün ölmesi midir? her seferinde korkmak mıdır? 

"ne yaptığını bilmenin korkusu,
tekrar yapacağını bilmenin korkusu. 
ve tekrar.."


"Ortalıkta bu kadar bok varsa, bir yerlerde mutlaka bir de at vardır." 

"Küçük şeylerle yetinmelilerdi. her ayrıldıklarında birbirlerinden yalnızca küçücük bir söz alıyorlardı. 
-yarın?
-yarın. 
her şeyin bir günde değişebileceğini biliyorlardı, haklı çıktılar" 





18 Eyl 2011

parça 2: şimdi derin bir nefes al!

o gece. tek bir andan ibaret olamayan bir geceydi. her şey öylesine sırayla gelişmişti ki aslında , şaşırtıcı olmamalıydı. kadını o geceye hazırlayan olaylar, insanlar gerçekten rastlantı olmamalıydı. zaten olaylar da onlara yüklediğimiz anlamlarla başkalaşmaz mı?
önü sonu mühim değil. o "ana" anlam yüklemişti kadın. ve böylece aslında bir çırpıda oluvermiş gibiydi onun için her şey..
karanlık bir yoldaydı, yanında onu o geceye hazırlayan insanlardan biri vardı. canı sıkkındı. yol boyunca konuştular. kadın her şeyi bildiğini varsayıyordu. hayatı oturmuştu ona göre. güvendiği biri vardı . öbürünü kaybetmişti çoktan. çünkü  "kendini kaybeden bir karaduldu"    
dünyayı olduğu gibi değil de kendi cam fanusundan izleyen kadın , o "ana" dek gerçekten yaşamıyordu aslında.
yol çok karanlıktı. kadın önüne fırladığı arabayı göremedi. arkasından "dur" diye bağıran arkadaşına inat daha da hızlandı, hatta koştu yeni yaşamına ... bembeyaz bir ışık ve ciğerlerine dolan havayla beraber dayanılmaz bir acı duyumsadı. anladı; yaşamak zordu. acıdan doğmuştu kadın.
şimdi kahvesini yudumlarken , kaderin cilvesi mi demeliydi buna , bir anısını hatırladı . " o gece" ye ilişkin.. kendisini sürekli hastaneye getirip götüren "okyanus ötesindeki ikinci annesi" ile arabadalar. kadının hastalığı depreşmişti kim bilir kaçıncı kez... kadın annesine dönüp yolun ne kadar bozuk olduğunu , her zıplayışta rahatsız olduğunu söylemişti: ve gülerek kendi ülkesindeki yollara benzetmişti. " burda da bir gökçek faktörü olmalı her yıl sorunsuz da olsa o yolu illa tamir eden" demişti. hasta bir insan ambulansla taşındığı vakit sorun olabilirdi onun için. işte o gece ambulansla hastaneye giderken aynı yolda her sallantıda daha da batıyordu kemikler karaciğerine.. nefes almak değerliydi. sorunsuz , tasasız , alabildiğine hafifçe varolmanındayanılmazhafifliğini duyumsayarak...
kadın garsonun kendini izlediğini duyumsadı yeniden ve derin bir nefes aldı..

devam edecek.

3 Eyl 2011

mein Herbst

eylül geldi sevgilim
hüznümüze en çok yakışacak mevsime giriyoruz şimdi
kapa gözlerini ve düşün ,
o trende kafasını boynuna yaslamak isteyen kimdi? 



19 Ağu 2011

parça 1 : 4000 yıllık geçmişinin hesabını veremeyen insan , günübirlik yaşayan insandır...

kadın diz çöktü. sokağın köşesine büzülmüş kediyi okşadı. ağzından belli belirsiz bir kaç mırıltı duyuldu. yanından geçenler tuhaf tuhaf baktılar. aldırmadı kadın. sanki kedi ve onun üzerine sadece ikisini kapsayan bir fanus kapatılmıştı, soyutlanmışlardı. kendisini en iyi bu koca kuyruklu tombul kedi anlayabilirdi. ikisi de kedi ruhluydular çünkü. kadın , kedinin kafasını elleri arasına aldı ,gözlerini gözlerine dikti. izafi bir gülümseme yakaladı ağzında, keyiflendi. kediyi orada öylece bırakarak her gün kahve içip bir şeyler okumak için geldiği kafeye geri döndü.
gazeteler , gazeteler... haberler, köşe yazıları, magazin sayfasındaki resimler... yeni ve koyu bir kahve söyledi; ona mı öyle gelmişti yoksa garson sürekli onu mu kolluyordu. farklı gelmiş olmalıyım diye avuttu kendini. oysa gerçekten sıradan biri değildi kadın. hiç sıradan olamamıştı. sıradan olmayı başaramamıştı. bunalıma veya kahkahaya eşit mesafede dururdu hep. fazlaca düşünülmüş bir hayattı onunkisi ;fakat düşündükçe karmaşıklaşıyordu. 


her şey çay kaşığındaki evrenin... diye başlamalıydı eğer anlatmak gerekirse ...kendi varoluşsal sürecini tamamlayamayacağını biliyordu düşünmeden.. fakat biz o kadar geriye gitmeyelim . bir yıl geriye gitmek sanırım yeterli olacaktır. her şeyin "bittiği" ve başladığı o geceye!

devam edecek...













çok  güzelsin

14 Ağu 2011

ayrı dünyalar sendromu



Aşkın iki çeşidi var: birincisi insanı tamamlıyor , öbürü en az ikiye ayırıyor…her ihtimalde çoğalıyorsun, dönüşüyorsun... ama o ayrı dünyalar sendromu yok mu , klişe sandığım şey başıma geldi. şimdi çok daha iyi anlıyorum kendim gibi olmayanı "ötekini" . çünkü şimdi "öteki" bellediğimi seviyorum,bu sebepten anlamak için daha çok çaba sarf ediyorum. insan kendini insanda tanıyormuş gerçekten... 
SEN benim aynam oldun, kusurlarımı gözüme sokan.. Gerçekten sağlam sinirler isteyen bir deneyim , hayatımın en ilginç hikayesi oldun, gözümün bebeğindesin şimdi...O ışıldayan yer var ya işte o SENSİN.
Kaça ayrıldım ? Kaç parçayım şimdi biliyor musun? saymayı bırakalı çok oldu. 
Ursula K. Le Guin' in Mülksüzler 'inde de iki ayrı dünya var: Anarres ve Urras ... birisi anarşist öbürü mülkiyetçi...sana baktıkça ikimizin o iki ayrı dünyadan geldiğini görüyorum...
Anarres : anarşist olan gezegen. mülkiyet yok, her şey ortak kullanımda. gezengenin kıt kaynakları düşünüldüğünde garip gelmeyecek bir şey zaten. kollektif bir bişilinç düzeyinde her şey. kişi toplumun özgürlüğü için çalışarak kendini "özgür" kılıyor. ama aslında tam anlamıyla özgür değil. bu biraz da sovyetlere gönderme aslında. "sıfırdan kurgulanma" önermesi herkesin her şeyi eşit paylaşarak "azda eşitlenmesine" yarıyor. böylece toplumun çoğu fakir oluyor. gezegendeki tek problem bu da değil: sistemsiz bir sistemi koruyabilmek adına totaliterleşen bir dünya bu. 
Urras: ben burda kapitalizmin biraz daha vahşileştiğini gördüm. rekabet had safhada , kişisel çıkarları korumak her şeyin önünde... kişiler arası ekonomik uçurum can yakmakta. lüks günlük yaşamda yer edinmiş. kişisel zevkler anarres 'tekinin aksine daha çok saygı görüyor. Anarres' te evlenmek , kendi çocuğuna bakmak düşünülemez..

biz işte bu kadar birbirinin tam karşısında iki gezegeniz. kitabın son sözünde ise şunlar yazmakta: 

“ mülksüzler, bir dizi taocu zıtlık üzerine kurulu. bu zıtlıkların en başında ikiz dünyalar olan anarres ve urras geliyor. bu iki dünya bir “ikili sistem” oluşturuyorlar, birbirlerinin etrafında dönüyorlar. her biri ötekinin “ay”ı. hangisinin ay, hangisinin dünya olduğu, ne taraftan baktığınıza bağlı. dünyalardan biri verimli, diğeri çorak; biri özgür, diğeri sınıflı ve sömürülü; biri “anarşist”, diğeri “arşist” (devletçi , yönetimci, hiyerarşik). roman iki yolculuk üzerine kurulu: biri gidiş, diğeri dönüş. ama aslında “gidiş”, eski dünyaya “dönüş” zaten. “dönüş” ise aslında, farklı bir insan olarak, farklı bir dünyaya ilk kez gidiş..."


iyi geceler "AY"IM  :)

4 Ağu 2011

artık sormayın...

her şeyi anlatmam gerek biliyorum, yoksa dilinizden kurtulamayacağım. son bir yılda yaşadığım her şeyi öğreneceksiniz ..azıcık sabır a dostlar!

12 Tem 2011

kafka ' nın akbabası ve benimkiler...


Bir akbaba vardı, ayaklarımı gagalıyordu. Çizme ve çoraplarımı didik didik etmiş, sıra ayaklarıma gelmişti. Durup dinlenmeden gagalıyordu; arada bir havalanıp çevremde tedirgin dolanıyor, sonra yine çalışmasını sürdürüyordu. Derken bir Bay geçti karşıdan, bir vakit durumu izledi, sonra niçin akbabaya ses çıkarmadığımı sordu.



"Ne yapabilirim ki!" dedim. "Geldi, haydi gagalamaya başladı; kuşkusuz ilkin kovmak istedim, hatta boğacak oldum kendisini; ancak böyle bir hayvanın gücüne diyecek yok.

Baktım hemen suratıma atlayacak, ben de ayaklarımı gözden çıkarmayı uygun buldum; artık didik didik edilmelerine de bir şey kalmadı." -
"Vallahi bilmem ki neden bunca işkenceye katlanıyorsunuz!" dedi Bay.
"Bir kurşun akbabanın işini görür hemen."
- "Ya?" diye sordum ben. "Peki bunu siz yapar mısınız?"
- "Hayhay!" dedi Bay.
"Yalnız eve kadar gideyim de silahımı alıp geleyim. Bir yarım saat daha bekleyebilir misiniz?"
- "Bilmem," diye yanıtladım ben ve bir süre acıdan kaskatı kesildim, ardından dedim ki:

"Ne olur, siz gene bir deneyin!"
- "Peki, peki!" dedi Bay. "Bir koşu gider gelirim."

Biz konuşurken, akbaba gözlerini bir Bay'a, bir bana çevirmiş, sessiz sakin bizi dinlemişti. Şimdi görüyordum ki, bütün söylenenleri anlamıştı; ansızın havalandı,hız almak için alabildiğine geriye kaykılıp usta bir mızrak atıcısı gibi gagasını ağzımdan içeri daldırdı, derinlere gömdü.

Ben sırtüstü yıkılırken, onun tüm çukurları dolduran, tüm kıyılardan taşan kanımın içinde kurtuluşsuz boğulup gittiğini görerek rahatladım.


Franz Kafka



bilenler  bilir kafka sıradanlaştırarak sıradışı bir şeyler anlatıyor yine..gecenin bu vaktinde öyle zihin açıyor ki..
belki anlamı yoktur sizin için .. şimdi kafkanın neleri simgelediği neden umrumuzda olsun ki? nefes almak kolay , tasasız yaşayıp gitmek varken bu dünyadan ,aldığın her nefesin hakkını vermek istemek niye?
hayattaki olumsuzluklara , kendimize düşman edindiğimiz "akbaba"lara tepki göstermek için harekete geçmek gerek. çoğu zaman insanın "akbaba" sı kendisi oluyor. akbabanın gagaladığı insan başından beri ölü aslında ; kim onun yaşadığını iddia edebilir ki? tepkisiz kalmak da ölmek değil midir bir bakıma?
insan katilinin katili olabilir mi? kendi katillerimizi kendi kanımızda boğulurken görmek neden bu kadar keyiflidir? akbabalarıma sesleniyorum:  bırakın artık leş yiyerek var olmayı , maktullerin gözünde siz zaten ölüsünüz! 




11 Tem 2011

kıpırdama dünyam


Sallandık diyorum, merkezini bilmiyorum
Sokağa fırlamadım, duruyorum
Senden bir açıklama gelmeden
Ben bu evi terketmiyorum

Tehlikeleri düşündüm önceden
Ama bölge sakattı zaten
Senden bir açıklama gelmeden
Çaresizim biliyorum

Hayatıma asma bir kat yaptım
Yeni bir aşk bir de çek-yat kattım
Tam mutlu olurum burda derken
3.1'e bile dayanamadı, tepeme yıkıldı

Çatlak olabilirim belki, hafiften
Sallanıyorsam işte bu yüzden
Senden bir açıklama gelmeden
Kırılmam biliyorum

Herkes panik oldu, kimisi korktu
Kimisi yaşamıştı biliyordu
Ama hepsi hep bir ağızdan
'sakin ol' diyordu

Hayatıma asma bir kat yaptım
Yeni bir aşk bir de çek-yat kattım
Tam mutlu olurum burda derken
3.1'e bile dayanamadı, tepeme yıkıldı

Bir gün aniden
Kriz masasında içerken
Richter'den konuşurken
Aşk biter ...
Yenisi gelir, eskisinden beter

Hayatıma asma bir kat yaptım
Yeni bir aşk bir de çek-yat kattım
Tam mutlu olurum burda derken
3.1'e bile dayanamadı, tepeme yıkıldı